FALAŞALAR-ETİYOPYA YAHUDİLERİ

Etiyopya yolculuğuna karar verdiğimde dikkatimi çeken konular ” Lalibela” monoblok yeraltı kiliseleri, Müslümanların ilk hicret ettikleri ülke olması ve Harar şehri ile Falaşaların geçmişten buyana olan tarihleriydi. Tabi ki Omo Vadisi de ilk sıralardaydı. Etiyopya Kıpti Ortodoks Kilisesi ile ilgili pek çok kaynak bulmuştum. Müslümanların İlk Hicret etmeleri ile ilgili de yayın vardı. Ancak Falaşalar ile ilgili yayınlar ne yazık ki sınırlıydı. Ancak daha sonra çok değerli iki araştırmacının yayınlarını buldum. Bunlardan birisi Doç. Dursun Ali Aykıt bey’di Falaşalar konusunda 2014 yılında kapsamlı bir araştırma yapmış ve yayınlamıştı. Onun bir diğer araştırmasını kitap olarak yayınlandığını, kitabın adının ” Etiyopya Kilisesi” olduğunu, ancak baskısının kalmadığını öğrendim. Neyseki kısa bir araştırma sonucunda kitabı sahaflarda buldum ve edindim. Diğer Araştırmacı , yazar ise Prof. Dr.Levent Öztürk beydi. Onun da “ Etiyopyada İslamiyet” adlı kitabı benim ” İlk Hicret Yeri Habeşistan ( Etiyopya) ile ilgili detaylı bilgilenmemi sağladı.

Omo Vadisi ise gerek yaşam şekilleri, gelenekleri, ritüelleri ve inanışları açısından bambaşka bir yerdi. Orada da Animizmi ve Waaqaa inanışını görüp, onları araştırdım. Bir kaç araştırma ve bir kaç makale dışında Sigmund Freud’ün ilkel toplumların inanışlarını ve ritüellerini irdelediği ” Totem ve Tabu kitabı ile, Mircea Eliade‘ın ” Dinler Tarihine giriş ” kitabında konu ile ilgili açıklamaları ve düşünceleri okudum.

Burası bir seyahat Bloğu, ben de amatör olarak bir seyahatlerini yazanım. Ancak gezdiğim, gördüğüm yerleri ve o ülkelerde yaşayan insanları daha iyi anlamaya ve öğrenmeye çalışıyorum. Emin olun Etiyopyanın kadim toprakları da bu güzel ülkeye daha çok zaman ayırmayı gerektiriyor.

Not: Doç. Dursun Ali Aykıt bey’e yazısını yayınlamama izin verdiği için çok teşekkür ederim.

FALAŞALAR


Etiyopya’da yaşayan ve özellikle XX. Yüzyılda büyük bir kısmı İsrail’e
göçmüş olan Yahudilere, farklı isimler verilmektedir. Bunlardan
en yaygın olanı Falaşa’dır. Ge’ez dilinde ‘kendi aslî mekânından
başka bir yere sürgün giden’
anlamındaki Falaşa kelimesi, bu bağlamda
daha çok XIV-XVI. yüzyılda yaşadıkları bir tecrübeden dolayı
bunlara verilmiş bir isim olarak kullanılmaktadır.


Beta İsrael şeklindeki bir diğer tanımlama da Etiyopya’da yaşayan
Yahudilere verilen adlandırmalardan biridir. İsrail’in evi anlamına
gelen bu terimi, kendileri daha çok tercih etmektedir. Fakat
burada en önemli problem, ‘İsrail’in evi’ gibi bir isimlendirmeyi
aynı zamanda kendi köklerini Süleyman’ın soyundan geldiğini ileri
süren Hıristiyan Etiyopyalıların da kullanmasıdır.
Bu gruba, Etiyopya Yahudileri de denilmektedir. Fakat özellikle
1970 ve 1990’lı yıllar arasındaki Aliya operasyonları ile artık birçok
Etiyopya kökenli Yahudi, İsrail’de yaşamaktadır. Onlara verilen bir
diğer isim de Kayla’dır. Etiyopya’da bir etnik köken olan Agaw dilinde
bu isim, kırsal kesimde yaşayanlara ve onların ürettikleri
ürünlere verilmektedir. Ayrıca onlara Agaw denildiği de olmuştur.
Bu tanımlamada onların İsrail kökünden geldikleri iddiası çürütülüp
Hıristiyanlık öncesi pagan bir kabileye dayandırılma gayreti
vardır. Onlara yönelik hakaret içeren birtakım terimler de kullanılmıştır.
Buda şeklindeki bir isimlendirmede onların, ‘kötü/şeytani bir
göze’ sahip oldukları ve insanlara zarar verebilecekleri ifade edilmeye
çalışılır.
Kayla’nın anlamı hakkında farklı açıklama da bulunmaktadır. Buna göre Falaşa’lar kendi soylarını aşağıda anlatıldığı üzere Süleyman ile Makeda’nın (Saba Melikesi Belkıs) oğlu I.Menelik,’in takipçilerinden Yudah soyuna dayandırırlar. Çünkü onlar, Şabat günü nehirden geçmeyi yasak olduğu için reddetmişlerdir. Böylece Kayla’nın anlamı, ‘geçmeyi reddedenler’ anlamına gelmektedir.

Falaşalar veya Etiyopya Yahudileri kendi içinde bazı sınırlandırmalar taşımaktadır. Daha yaygın kullanım olduğu için Falaşa terimi tercih edilmektedir.
Aynı zamanda bu terim, onların modern dönem dahil, tarih içinde yaşadıkları birtakım ‘göçlere’ de işaret ettiği için buraya uygun düşmektedir.
Kökenleri;
Etiyopya Yahudileri hakkında yazı yazanların karşısına çıkan en
önemli meselelerden biri hiç şüphesiz, burada Yahudiliğin ne zaman
ve nasıl başladığı ve bu Yahudilerin köklerinin nereye dayandığıdır.
Etiyopya’da Yahudilerin varlığı ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. Bunlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:


i) Falaşa’ların, aslında Yakup’un on iki oğlundan biri olan Dan’ın soyuna mensup olduğu ileri sürülmektedir. Böylece bu kabile, kayıp kabile olarak ortaya konulmakta ve bunların Etiyopya’ya gittikleri zikredilmektedir. Bu konuda Seferad Yahudilerinin hahambaşılarından olan Ovadiah Yosef,

OVADIAH YOSEF

1973’de Falaşa’ların, Halaha’yagöre Yahudi kabul edilmeleri gerektiğini söyler. Çünkü ona göre Falaşa’lar, Dan’ın kayıp kabilesinin soyundandır. Bu bağlamda kendisinin Dan’ın soyundan geldiğini iddia eden IX. Yüzyıl Yahudilerinden Eldad Ha-Dani, Etiyopya Yahudilerinin kökenini de
Dan’a bağlamaktadır. Eldad’dan sonra XVI. yüzyılda yaşamış Mısırlı
Talmud ve Halaha bilgini David ben Abi Zimra da Etiyopya’dan
Mısır’a köle olarak getirilen Yahudilerin, Dan’ın soyundan olduğunu belirtmiştir. Ancak bununla beraber bu görüşü ispat edebilecek hemen hemen hiçbir tarihsel veri ortaya konulamamaktadır.

ii) Etiyopya denildiğinde akla bir anlamda bu bölgenin medeniyet
kaynağı olan Aksum Krallığı gelir. Yaklaşık olarak MÖ. 200 ile
MS. 800 arasında varlığını sürdürmüş olan bu krallık, Etiyopya söz
konusu olduğunda önemli bir yer işgal etmektedir. Özellikle II.
Yüzyıldan sonra öne çıkmaya başlayan Aksum Krallığı’nda IV. Yüz-
yılda önemli bir değişiklik olur. Hıristiyanlık, Etiyopya’nın ‘Konstantin’i
olarak adlandırılan kral Ezana ve Zazana zamanında ülkenin
resmi dini haline gelir. Ancak bu dönüşümden önce her ne
kadar biraz abartılı da olsa Aksum Krallığı’ndaki insanların yarısının
Yahudi olduğu dile getirilir. Aksum Krallığı’nda Yahudilerin
bulunduğunu söyleyebilsek de onların buraya gelişleri ile ilgili çok
net bir bilgi ortaya koymak zordur. İşte bu hususta Kebra Nagast
isimli kitap bu boşluğu doldurmaya çalışmaktadır. Çünkü bu eser,
Etiyopyalı Yahudi ve Hıristiyanların, kendi kökenleri ve Etiyopya’ya
Yahudiliğin ulaşması ile ilgili bilgi vermektedir.

KEBRA NAGAST

Kebra Nagast bir anlamda Etiyopya kimliğini ve tarihini Tora
gibi Âdem’den başlatıp Süleyman’a getirir. Ardından Kudüs kralı
Süleyman ile Etiyopya kraliçesi Makeda/Maqueda/Belkıs/Nicaule’ın
Kudüs’te bir araya gelmelerinden bahseder.

KEBRA NAGAST’A GÖRE;

SABA /SEBE MELİKESİ BELKIS, SÜLEYMAN VE I.MENELİK EFSANESİ

Kitapta aktarıldığına göre Süleyman, Tapınağı yaparken dünyanın dört bir yanındaki tüccarlara satabilecekleri ne tür ürünler var ise bunları getirmelerini söyler. Etiyopyalı bir tüccar da ürünlerini satmak için Süleyman’ın yanına gider ve onun bilgeliğinden etkilenir. Geri dönünce bunu kraliçe Makeda’ya anlatır. Bir süre sonra Süleyman’ı ziyarete eden Makeda da Süleyman’ın bilgeliğine hayran kalır.
Kraliçe burada yaklaşık 6 ay kaldıktan sonra ülkesine gitmek istediğini
Süleyman’a bildirir.

SABA MELİKESİ-SOLOMON YAZMALARI


Süleyman, Makeda’nın gitmek istediğini duyunca ‘dünyanın
öte yanından böyle güzel bir kadın gelmiş, acaba Tanrı bana ondan
bir çocuk verecek mi?’ diye kendi kendine sorar. Zira I. Krallar Kitabı’na
göre Süleyman, ‘kadın seven bir karaktere sahiptir’. Ardından
Süleyman, kraliçeyi akşam yemeğine davet eder. Süleyman,
ona kendisinin hazırlattığı baharatlı yiyecekler sunar. Herkes gittikten
sonra, kraliçeye, sabah oluncaya kadar çadırında kalmasını söyler.
Kraliçe, ‘kendisine zorla sahip olmayacağına dair İsrail’in tanrısı
adına yemin etmesini’ ister. Süleyman yemin eder ve o da, kraliçenin,
‘bu çadırdan hiçbir şey almayacağına’ dair yemin etmesini talep
eder. İkisi de birbirlerine yemin ederler ve her biri çadırın birer köşesinde
hizmetçilerin hazırladığı yatağa yatarlar. Bu arada Süleyman,
hizmetçilere, ‘kraliçenin görebileceği bir yere sürahi ile su
koymalarını’ Makeda’nın anlamayacağı bir dilde söyler. Gecenin bir
vaktinde kraliçe, aşırı derecede susamış bir şekilde uyanır ve tam
bir bardak suyu içecekken, Süleyman onun elini tutar ve ‘bana verdiğin
yemini niye bozuyorsun’ der. Kraliçe, ‘bir su ile mi yemin bozulacak?’
diye sorar. Süleyman da ‘dünyada sudan daha değerli bir
şey var mı?’ deyince kadın üzgün olduğunu ve yeminini bozduğunu
kabul eder. Bunun üzerine Süleyman da artık yemininden
azade olur ve o gece kraliçeyle birlikte yatarlar.
Sabah olup kraliçe ayrılırken Süleyman, onun yanına gelir, parmağındaki
yüzüğü çıkarır ve şunları söyler: “Bu yüzüğü al, eğer
benden bir çocuğun olursa bu yüzük bir işaret olacaktır. Eğer bir
erkek çocuk olursa o bu yüzüğü taksın ve bana gelsin. Seninle yatarken
rüyamda İsrail’in üzerine bir güneşin doğduğunu, fakat orada kalmayıp Etiyopya’ya gittiğini ve oranın üzerinde ışığını verdiğini gördüm. Muhtemelen senin aracılığınla ülken kutsanacak. Benim söylediklerimi yap ve bir tanrıya itaat et”.

KRAL SÜLEYMANIN YÜZÜĞÜ ( Hayali )


Süleyman’dan ayrılmasının üzerinden dokuz ay beş gün geçtikten
sonra Makeda, bir erkek çocuk dünyaya getirir. Annesi onun
adını ‘Bayna-Lehkem’ (Ebna/İbn Hakim) veya Menelik koyar. Çocuk
on iki yaşına gelince, babasının kim olduğunu sorar. İlk olarak
annesi kızar ve ‘senin annen de baban da benim, başkasını arama’
der. Ancak bir süre sonra babasının, Süleyman olduğunu ve ülkesinin
çok uzakta bulunduğunu söyler. Çocuk yirmi iki yaşına gelince
tüm savaş tekniklerini öğrenmiş yakışıklı bir genç olur ve annesine,
‘babasını görmek için gideceğini ve geri döneceğini’ ifade eder.
Bayna-Lehkem yola çıkar, gider ve babası Süleyman ile buluşur.

İşte yukarıda anlatıldığı üzere Etiyopyalı Yahudiler ve Hıristiyanlar,
bu bağlamda kendi köklerini Süleyman ve oğlu Bayna-Lehkem/
Menelik I üzerinden Süleyman’a dayandırmaktadırlar.
Etiyopya ile Süleyman arasında bir bağ olduğu yönündeki açıklamalar,
sadece Kebra Nagast’a dayanmayıp bunun Kutsal Kitap’ta da
izleri bulunmaktadır. Nitekim I. Krallar kitabında şunlar aktarılır:

I.KRALLAR KİTABINA GÖRE;

SABA /SEBE MELİKESİ BELKIS, SÜLEYMAN VE I.MENELİK EFSANESİ

KRAL SÜLEYMAN

Sebe Kraliçesi, Rab’bin adından ötürü Süleyman’ın artan
ününü duyunca onu çetin sorularla sınamaya geldi. Çeşitli
baharat, çok miktarda altın ve değerli taşlarla yüklü büyük
bir kervan eşliğinde Kudüs’e gelen kraliçe, aklından geçen
her şeyi Süleyman’la konuştu. Süleyman onun bütün sorularına
karşılık verdi. Kralın ona yanıt bulmakta güçlük çektiği
hiçbir konu olmadı. Süleyman’ın bilgeliğini, yaptırdığı sarayı,
sofrasının zenginliğini, görevlilerin oturup kalkışını,
hizmetkârlarının özel giysileriyle yaptığı hizmeti, sakilerini
ve Rabbin Tapınağı’nda sunduğu yakmalık sunuları gören
Sebe Kraliçesi hayranlık içinde kaldı.
Krala, ‘ülkemdeyken yaptıklarınla ve bilgeliğinle ilgili duyduklarım
doğruymuş’ dedi. ‘Ama gelip kendi gözlerimle görünceye dek inanmamıştım. Bunların yarısı bile bana anlatılmadı. Bilgeliğin de zenginliğin de duyduklarımdan kat kat fazla. Kral Süleyman, Sebe Kraliçesi’nin her isteğini, her dileğini yerine getirdi. Ayrıca ona gönülden kopan birçok armağan verdi. Bundan sonra kraliçe adamlarıyla birlikte oradan ayrılıp kendi ülkesine döndü.


I. Krallar’daki bu bilgilerin hemen hemen benzerini Yahudi tarihçi
Josephus’un Jewish Antiquities adlı eserinde de görmekteyiz. Böylece
hem I. Krallar hem de Josephus, Sebe Kraliçesi’nin ziyaretinden
bahsettikten sonra Süleyman’ın kraliçeye, birçok hediye sunduğunu
belirtirler. Ancak her iki metin de Süleyman’ın ona bir oğul verdiğini
zikretmez. Sadece böyle bir durumun söz konusu olabileceği sonraki yorumcular tarafından belirtilir. Kebra Nagast’ta geçen anlatı, Kutsal Kitap
metinlerindeki boşlukları doldurma amacına yönelik olarak okunabilir.

Etiyopya Yahudilerinin kökenlerini Dan veya Süleyman’a dayandırmanın
arkasında, onları Kutsal Kitap ile ilişkilendirmek gibi bir gayret okunabilir. Fakat bu iki hususun tarihsel olarak vaki olduğuna dair elde somut deliller bulunmamaktadır.


iii) Etiyopyalı Yahudilerin, MÖ. 586’daki I. Babil Sürgünü veya
MS. 70’deki II. Sürgün sonrasında İsrail’den kaçıp Mısır’a, oradan
da Etiyopya’ya yerleşen Yahudiler olduğu da dile getirilmektedir.
Etiyopyalı Yahudilerin kökenlerini, Mısır’daki Yahudilere dayandıranların
başında Etiyopya uzmanlarından biri olan İtalyan Ignazio Guidi ile İsrail Devleti’nin ikinci başkanı Itzhak Ben Zvi (ö. 1963) gelmektedir.


Etiyopya Yahudilerinin, Mısır ile olan ilişkisi şöyle dile getirilir:
Mısır, I. sürgünden önce hali hazırda Yahudilerin yerleşim yerlerinden
biriydi. II. Tapınak döneminde (MÖ. 586-MS. 70) bu cemaat gelişti
ve ‘Helenistik-Yahudiliğin’ önemli merkezlerinden biri haline
geldi. Etiyopyalı Yahudi ve Hıristiyanların kullandığı Ge’ez dilindeki
tercümeye de kaynaklık eden Septuagint (LXX), İskenderiye’de
yazılmıştı. Böylece bazı Mısırlı Yahudiler, Nil Vadisi üzerinden Etiyopya’ya
geçmiş ve buradaki Yahudilere kaynaklık etmiş olabilir.

iv) Bir diğer teoriye göre bunların, yüzyıllar önce Hıristiyanlık
veya paganizmden ayrılıp Yahudiliğe geçenlerin soylarına dayandıkları
belirtilir. Bu bağlamda Agaw kabilesi, onların kökeni olarak
gösterilmektedir.


v) Güney Arabistan’dan göç eden Yahudiler, Etiyopya’daki
Yahudilerin kökenini oluşturmaktadır. Bu teoriyi ileri sürenler, ilk
olarak Güney Arabistan ile Etiyopya arasındaki coğrafi yakınlığa ve
bunlar arasındaki politik, ticari ve askeri ilişkilere dikkat çekmektedirler.
Önemli Yahudi bilgelerinden biri olan Rabbi Akiba’nın (ö.
137), MS. 130’larda Arabistan’ı ziyaret ettiği ve burada Etiyopyalı
bir yöneticinin bulunduğunu belirttiği aktarılmaktadır. Bu en azından
Arabistan’da bir Yahudi cemaatinin varlığına ve onlardan birinin
yöneticilik pozisyonuna sahip olduğuna dair en önemli
işaretlerden biri olarak okunabilir. Bu hususta birçok araştırmacı,
özellikle II. Sürgünden sonra çok sayıda Yahudi’nin, Arabistan’a
geçtiğini belirtir. Böylece buradan da bir kısım Yahudi’nin, Etiyopya’ya
geçmiş olabileceği dile getirilir.
vi) Falaşa’ların, IV. Yüzyıldan sonra Hıristiyanlaşmaya başlayan
Etiyopya’daki devlete ve burada yaşayan Etiyopya Kilisesi’ne
bağlı kişilere yönelik bir başkaldırı hareketinin sonucunda oluştuğu
da belirtilmektedir.

Falaşalar veya Etiyopya Yahudileri Tarihleri


Etiyopyalı Yahudilerin kökenleri her nereye dayanırsa dayansın,
hem Yahudiler hem de ülke için IV. Yüzyıl, önemli dönüşümün yaşandığı
bir zaman dilimidir. Yukarıda da söylendiği üzere kral
Ezana ve Zazana zamanında ülke, Hıristiyanlığı resmi din olarak
kabul eder. Bu, ülkedeki Yahudileri derinden etkileyecek bir vakıanın
başlangıcıdır. Hıristiyanlığının yayılmasına ve korunmasına öncülük
eden bir diğer önemli imparator Caleb’tir (MS. 495-525). Onun
yönetiminde Aksum Krallığı, Kızıl Denizi geçerek Güney Arabistan’ın
büyük bir bölümünü yönetmiştir. Kilise de bu dönemde Güney
Yemen ve Necran kentine kadar ulaşmıştır.
Caleb döneminde Etiyopyalı Yahudiler, önemli birtakım olaylarla
karşı karşıya kalmışlardır. Aretas isimli nüfuzlu bir kişinin,
Necran bölgesine vali olarak atanmasından sonra Etiyopya kaynaklarına
göre Finnas, Arap ve Latin kaynaklara göre Zu Nuvas/Dhu
Nuwas
adındaki bir Yahudi kabile şefi (Himyeri Kralı), Necran’ı kuşatmış
ve ardından da Aretas ve eşi başta olmak üzere buradaki Hıristiyanları
öldürmüştür.

ZU NUVAS

Zu Nuvas, bölgedeki Hıristiyanlara iki seçenek vermiştir: Yahudiliği kabul etmek veya ‘uhdud’ ismi verilen içi ateş dolu çukurlara atılmak. Ayrıca Zu Nuvas, buradaki Hıristiyanlara ait evleri, kiliseleri ve tarlaları da ateşe vermiştir. Bu olayın zamanı hakkında 520 ile 540’lı yıllar gibi farklı tarihler verilmektedir.
Bu haberi alan İskenderiye Patriği IV. Timothy, durumu
İmparator Caleb’e bildirir ve bu kişiye karşı bir savaş açılmasını talep
eder. Askerlerini bir an önce Kızıl Deniz’in diğer yakasına geçirmek
isteyen Caleb, Roma İmparatoru Justinian’a bir mektup yazar
ve ondan gemi ister. O da ona 60 gemi gönderir. Böylece Caleb, Necran’a
girer, Zu Nuvas’ı öldürüp ordusunu dağıtır ve bölgede Hıristiyanlığı
tekrar hâkim güç haline getirir.

Böylece bir tarafta Etiyopyalı Yahudiler öte yanda da Hıristiyanlar karşı karşıya gelmiş ve Caleb’in de onayını alan bir proje olarak bölgenin Hıristiyanlaştırılması için birçok çalışma yürütülmüştür.



IX. yüzyıl, hem Etiyopyalı Hıristiyanlar hem de Falaşa denilen
Etiyopyalı Yahudiler için önemlidir. Çünkü bu dönemde Yodit/Judith/
Gudit (
852-892) isimli Yahudi bir kadın lider öne çıkar ve zaten
giderek gerilemeye başlayan Aksum Krallığını ve bu bölgedeki Hıristiyanlığa ait unsurları paramparça eder. IV. Yüzyılda imparatorluğun
dini, Hıristiyanlık olarak kabul ettirilmeye başlanınca buradaki Yahudiler, Aksum’un merkezinden uzaklaşıp dağlık ve iç bölgelere doğru çekilirler. İşte Ge’ez dilinde ‘kendi aslî mekânından başka bir yere sürgün giden’ anlamındaki Falaşa kelimesi, bu Yahudi gruplara verilen addır.

IX. Yüzyılda bu Falaşa Yahudilerinin sayısı giderek artar ve Aksum Krallığı’na vergi vermeyi reddederler.
Bu dönemde onların başını yukarıda ismi geçen Yodit isimli kadın
lider çeker. Hıristiyan Aksum Krallığı’na başkaldırıp Aksum’u
yerle bir eder, Aziz Meryem Kilisesi’ni yıkar, rahipleri öldürtür, kitapları
yakar ve buradaki dikilitaşları yıktırır.

KRALİÇE YODİT


Bu dönemde eğer kral ölür veya başına bir şey gelirse diye
prensler, sıkı bir güvenlik ile korunup yüksek dağlarda bulunan
yerlerde (Debra Damo Manastırının bulunduğu dağ gibi) saklanılırdı.
Bunu duyan Yodit, Debra Damo Manastırına bir ordu gönderir.
Fakat ordu başarısızlıkla dönünce kendisinin komuta ettiği bir
orduyla buraya yönelir. Ancak hem gidilen mekânın çok dağlık ve
sıkıntılı olmasından hem de havanın müsait olmamasından dolayı
tekrar Aksum’a geri dönmeye karar verir.

DEBRA DAMO MANASTIRINA İNİŞ


Yodit’in ölümünden sonra Hıristiyan lider Anbessa Wudem
(892-912), orduyu tekrar toplayıp Falaşa Yahudilerine karşı harekete
geçer ve Aksum’u yeniden ele geçirip Aziz Meryem Kilisesini inşa
ettirir. Onun ölümünden sonra oğlu Dil Nead (912-922) Aksum krallığına
hükmeder. Bu dönemde birçok Falaşa’nın Hıristiyanlığı kabul
ettiği, ancak birçoğunun da Yahudi olarak kalıp Ge’ez diliyle
ibadetlerini sürdürdükleri aktarılır.


922-1270 tarihleri arasında Etiyopya’yı yöneten Zagwe hanedanlığı
döneminde neredeyse Etiyopyalı Yahudilere ait bilgiye hiç rastlanılmaz.
Zagwe Hanedanlığının yıkılıp 1270’de Yikuno Amlak’ın
(ö. 1285) tahta çıkmasıyla Süleyman soyundan geldiğini iddia edenler
tekrar yönetime hâkim olurlar. Bu dönem, aynı zamanda birçok
Falaşa’nın Hıristiyanlaştırılmasına yönelik faaliyetlerin yoğunlaştığı
bir zaman dilimidir. Nitekim İmparator Amda Siyon (ö. 1344)
Falaşa’lara yönelik misyon faaliyetine karşı ayaklanan Yahudilere
bir ordu gönderip isyanı bastırmıştır. Yine Etiyopyalı önemli azizlerden
biri sayılan Ewostatewos’un talebelerinden Gabra Iyesus, Dabra San manastırını, Falaşa Yahudilerinin de yaşadığı bölgede kurarak bir anlamda misyon faaliyeti yürütmüştür.


İmparator Dawit (1380-1410) zamanında Qozimos isimli bir keşiş,
Hıristiyanlığı bırakıp Falaşa Yahudilerine katılır. Onun aziz bir
insan olarak kabul edilmesi ve okuma yazma bilmesi nedeniyle kolayca
Falaşa’ların içine girebildiği söylenmektedir. Nitekim Qozimos,
Falaşa’lara Tanah’ın bir kopyasını yazar. Bu arada Falaşa
lideriyle arası gayet iyi olan Qozimos, Hıristiyan keşişlere karşı bir
ayaklanmanın başını çeker. Falaşa’larla yapılan bu ayaklanmada
birçok kilise yakılır ve kırk civarında din adamı da öldürülür. Olaydan
haberdar olan imparator, onların üzerine bir ordu göndererek
ayaklanmayı bastırır.

TANAH


Her ne kadar Amda Siyon ve Dawit zamanında küçük çaplı
mücadeleler olmuşsa da Falaşa’lara yönelik sistemli bir baskı 1414-
1429 arasında imparatorluk yapan Yeshaq I zamanında gerçekleşir.
‘Falaşa’lara yönelik politikanın değişmesinde ne etkili olmuştur?’
gibi bir soruya farklı cevaplar verilebilmektedir. Bunlardan birine
göre ondan önce de birçok yönetici, Falaşa’ların yaşadığı Wagara ve
Dambya gibi bölgelerin verimli topraklarına gıpta etmiştir. Yeshaq,
onların elindeki bu toprakları almak için Falaşa’lara yönelik yaklaşımı
değiştirmiş olabilir. Bu nedenle olsa gerek Yeshaq, Yahudilerin
Hıristiyan olmasını aksi takdirde ellerindeki toprakların alınacağını
ve Falaşa (topraksız, sürgün edilmiş) olacakları yönünde bir ferman
yayımlar. Yeshaq’dan sonra Etiyopya’da Hıristiyan kültürün zirve
yaptığı ve Hıristiyanlığın ülkede benimsetilmesi hususunda diktatörce
tutumlara sahip Zara Yakob (ö. 1468), önceden Hıristiyanlığı
benimseyip ardından Yahudiliğe geçenlerin çıkarttığı ayaklanmaları
bastırmakla uğraşmıştır.


Etiyopya’da ayrı bir kimlik olan Galla’lılar içerisinden, Ahmed
b. İbrahim el-Gazi yönetimindeki Müslümanlar, Etiyopya’yı hâkimiyet
altına almak için 1520’lerde Adal (Harar) bölgesinden saldırıya
geçerler. Önce ülkenin kuzey bölgelerine ardından da tümüne
el-Gazi’nin liderliğinde hâkim olan Müslümanlara, Hıristiyan yönetimi
altında sıkıntı çeken Yahudiler, ilk aşamada sıcak bakarlar.

HARAR


Böylece hem bağımsızlıklarını kazanacaklarını hem de ellerinden
alınan topraklara tekrar sahip olacaklarını düşünürler. Ancak bir
süre sonra bu isteklerinin yerine gelmediğini görmelerinden dolayı
Müslümanlara karşı Hıristiyanlara yardım etmek için Christopher
de Gama’nın liderliğinde gelen (1542) güçlere destek verirler.
İmparator Susenyos (1607-1632), Etiyopya Kilisesi’ni bırakıp
Katolik inancı benimsemesiyle dikkatleri ve aynı zamanda tepkileri
üzerine çekmiş bir yöneticidir. İlk başlarda imparatora yakın bir duruş
sergileyen Falaşa’lar, bir süre sonra Katolik imparatora karşı çıkan
Etiyopya Kilisesi taraftarlarına destek verince Susenyos’un,
‘Falaşa’lar nerede bulunursa öldürülüp yok edilecektir’ fermanına
maruz kalmışlardır. Bu zorlu süreci atlatan Falaşa’lar,
Özellikle bu dönemde öne çıkan ve kendilerine Ayhud denilen bir oluşumdan bahsedilmektedir. Etiyopyalı Hıristiyanlar tarafından en genelde Hıristiyan olmayanlar için kullanılan bu terim, aynı zamanda Yahudiler için de kullanılmıştır. Ayrıca dini-siyasi ayaklanmalar
da Ayhud şeklinde isimlendirilen bir oluşum tarafından yapılmaktadır denilerek, Hıristiyan iken Yahudi olmuş kişilere de bu isim verilmiştir.


AYHUD


Falaşalar bıçak, balta ve benzer alet yapımı gibi işlerin yanında bir de inşaat alanında uzmanlık kazanınca toplumda tekrar bir yer edinmeye başlarlar.
Gondar şehrinin başkent yapılması nedeniyle Gondar Dönemi
(1632-1755) diye adlandırılan zaman diliminde, Falaşa’lar, Gondar’daki
sarayların inşa edilmesinde önemli rol oynarlar. Aynı zamanda
onlar arasında askeriyeye seçilenler ve hatta Gondar’da
kendilerine arazi verilenler de olur.

GONDAR

Böylece toplumun içinde değişik yerlerde ikamet ederler. Bu süreçte en azından Etiyopya’daki topluma biraz daha entegre olmuş bir durumları vardır.
Etiyopya’da tam anlamıyla etkin bir imparator olmaması nedeniyle
1769 ile 1855 yılları arasına ‘Prensler/Hâkimler Dönemi’ (Zamana
Mesafent) denilir. Tewodros/Theodore II (ö. 1868), ülkeyi
tekrar kendi yönetimi altında toplayarak bu döneme son verir.

Bu dönemin sona ermesiyle Falaşa’lar,bir önceki dönemde nispeten elde ettikleri kazanımları kaybederler ve Etiyopya’da yalnız ve izole bir hayat sürmek zorunda kalırlar. Ülke karışıklık içinde olduğundan yeni bina yapmak veya eskileri restore etmek gibi işler düşünülemediğinden Falaşa’lar, inşaat alanında kazandıkları yeteneklerini sergileyemez ve
bu nedenle tekrar bıçak, kazma gibi alet yapımına ve elden geldiğince
tarımla uğraşmaya başlarlar. Bu da onların toplumsal statülerindeki
kaybı gösteren önemli işaretlerden biridir.

1855’de J.Martin Flad ve J. L. Krapf isimli iki Protestan misyoner, Tewodros’tan misyon çalışması yürütmek için izin ister. O da bunu iki şartla kabul edeceğini söyler:

i) Hıristiyan olmayan unsurlar (Animist ve Falaşa’lar) arasında misyon faaliyetlerini sürdürmek ve ii) Hıristiyanlığı kabul eden herkesin, Etiyopya Kilisesi’ne bağlı olduğunu
kabul etmek.

Böylesi bir anlaşma Falaşa Yahudilerini potansiyel misyon alanı olarak ortaya çıkartmıştır.

Etiyopya tarihinde önemli dönüm noktalarından birini oluşturan
büyük kıtlık, 1888-1892 yılları arasında sürmüş ve ülkeyi hem
ekonomik hem de sosyal açıdan felç etmiştir. Etiyopya’da yaşayan
tüm insanlarda olduğu gibi bu kıtlık sürecinde, birçok Falaşa da yer
değiştirmek zorunda kalmıştır.

KITLIK ZAMANLARI

Ülkenin bütününde ciddi oranda nüfus azalması yaşanırken hali hazırda belirli bölgelerde yoğunlaşan ve kıtlık nedeniyle buradan ayrılmak zorunda kalan Falaşa’ları,iki önemli tehlike beklemektedir:

i) Bölgelerinden göç etmeleri nedeniyle asimile olma ve ii) kıtlık nedeniyle nüfuslarının daha da azalması.

Sıkı sıkıya bağlı oldukları Falaşa olmayanlarla bir şey yiyip içmeme kuralı, kıtlığın olduğu bir ortamda yürümez hale gelir. Hayatta
kalmak için nerede ve kimde yemek bulunursa onlarla birlikte
olmak gerekir. Bu da birçok Falaşanın, Hıristiyan olmasının sebeplerinden
biridir.


Etiyopya’daki Falaşa’ların Yahudi olduğunun batılılar tarafından
kabul edilmesi oldukça zor bir süreç olmuştur. Bu hususta önderlik
eden ilk Avrupalı (Alman) Rabbi, Eisenstadt’lı Azriel Hildesheimer’dir (ö. 1899). O, buradakilerin Yahudi olduklarını ve yardım edilmesi gerektiğini ilk kez deklare eder.

RABBİ AZRİEL HİLDESHEİMER

Ardından XIX. yüzyılda Etiyopya’daki Falaşa’ların misyon faaliyetleri sonucunda Hıristiyanlaştırılmaya çalışıldığına dair haberler gelmeye başlar. Bunun üzerine Alliance İsraelite Universelle adlı kuruluşun görevlendirmesiyle Fransız Yahudisi olan Joseph Halevy, 1867’de Etiyopya’ya gider. Döndükten sonra raporunda Falaşa’ların
korunması ve onlar için okul açılması çağrısında bulunur. Böylece
bu zaman dilimine kadar dünyanın diğer tarafındaki Yahudi gruplardan
izole bir şekilde yaşayan Falaşalar, Yahudi dünyasıyla tekrar iletişime geçerler. Falaşa’lar her ne kadar buna sevinseler de bu hususta
sonuç almak için bir kırk yıl daha beklemek zorunda kalırlar.
Joseph Halevy’nin talebelerinden ve ‘Falaşa’ların babası’ olarak
isimlendirilecek olan Jacques Faitlovitch’in 1904’de Etiyopya’ya gelmesi,
Falaşa’lar için bir dönüm noktası olmuştur. O, Etiyopya’nın Gondar bölgesinde yaşayan Taamrat Emmanuel ve Getiah Yeremiah isimli iki erkek çocuğunu eğitim almaları için Avrupa’ya getirir.

JACQUES FAİTLOVITCH


Böylece onların geriye döndüklerinde kendi bölgelerindeki Falaşa’lara
dinlerini öğretmede katkıda bulunmasını sağlamaya çalışmıştır. Ardından o, Etiyopya’da Falaşa’ların eğitimini gerçekleştirmek için 1924’de Addis Ababa’da bir okul açmıştır. 1935’de İtalyanların, Etiyopya’yı işgali sırasında bu okul yıkılır. Ardından Faitlovitch, İsrail devletinin kurulmasından sonra Falaşa’ların, İsrail’e değişik operasyonlarla taşınmasının da öncülüğünü yapmıştır.


Bu süre içerisinde Falaşa’lar’ın gerçekten Yahudi olup olmadıkları ile ilgili birçok tartışma yapılmış ve bu hususta Yahudi din bilginleri ikiye ayrılmıştır. Bu bağlamda onların Yahudi olup olmadıkları ile ilgili farklı görüşler, dünya Yahudilerinin bu hususta rol almalarındaki gecikmenin nedenlerinden biridir. Tüm bu tartışmaların içinde 1970’lerin ortalarında Sefarad ve Aşkenaz Başhahamlar, Etiyopya’daki Falaşa’ların Yahudi olduklarını ve ‘İsrailin Dönüş Yasası’ kapsamında İsrail’e getirilmelerini deklare eder. Böylece 1975’de İsrail Devleti’nin de onların Yahudi olduklarını kabul etmesiyle, göç sürecinin önü açılmış olur. 1984-85’de yapılan‘Musa Operasyonu’ ile Etiyopya’dan Sudan’a kaçırılan 7.700 Falaşa İsrail’e getirilir.

1985’in Mart ayında ‘Kraliçe Sebe Operasyonu’ ile 1.200 civarında kişi daha göç ettirilir. 1991’deki ‘Süleyman Operasyonu’

ile de 14.400 Etiyopyalı Yahudi Addis Ababa’dan 36 saat içinde İsrail’e
ulaştırılır. Yine 1990’larda Fresmura, Fallas Mura veya Flesmura
denilen önceden Yahudi iken XIX. Yüzyılda Hıristiyan olan
binlerce kişi de Etiyopya’ya getirilir.


2002 yılında İsrail’de bulunan Falaşa’ların sayısı, 85.000 civarındadır.
Bunların 23.000’i, İsrail’de doğmuştur. Falaşa’ların İsrail’de
yoğun olarak bulunduğu bölgeler şunlardır: Netanya, Rehovot,
Hayfa, Hadera, Ashdod, Ashkelon ve Beersheva. Böyle çok sayıda
Falaşa’nın İsrail’e gelmesi, hem akademik camiada hem de hükümet
bazında ciddi araştırma konuları oluşturmuştur. Akademik anlamda
Falaşa’ların, İsrail’e uyumu, evlilik, çocukların konumu,
İsrail’deki Yahudilikten farklı inanç ve uygulamaları birçok çalışmayı
peşinden getirmiş ve hâlâ çalışılması gereken bir süreçtir. Hükümet
açısından da bunların sosyal ve hukuki konumları ile onların
İsrail’e uyumu ciddi bir alan teşkil etmiştir. Nitekim bu hususta bir
ilerleme kat etmek adına Özümsetme/ İltihak Merkezleri (Absorption
Centers) kurulmuştur. Göç eden Falaşa’lar, bu merkezlerde
topluma uyum sağlamaları için eğitilmektedir.

FALAŞA KADINI



Değişik operasyonlarla İsrail’e getirilen Falaşa’lar, dünyadaki en
önemli yerin Yerussalem (Kudüs) olduğuna inandıkları için buraya
gelmeyi arzulamaktaydılar. Nitekim birçok göçmenle yapılan mülakatta,
sinagogdaki dini törenlerdeki en önemli taleplerden birinin
de Kudüs’e gitmek olduğu ifade edilmektedir. Bunu bir anlamda
vadedilmiş kutsal topraklara dönmek olarak anlayan Falaşa’lar, yoldaki
her türlü zorlukta Tanrı’nın onlara yardım edeceklerine inanmaktadırlar.
Muhtemelen onlar, kendilerinin Etiyopya’dan çıkışları ile Musa’nın Mısır’dan çıkışı arasında bir bağ kurarak, bu uzun ve sıkıntılı süreci aşmayı başarmış olmalılar.

FALAŞALARIN KİTAPLARI


Falaşa’lar için Orit (Pentatök) birincil öneme sahip kutsal kitap
olup onun dışında diğer Tanak metinleri, ikincil derecede de olsa
kutsal kitap literatürüne dâhildir. Günümüz Yahudi kanonik listesinde
bulunmayan bazı kitaplar da (İbrahim’in Ahdi, İshak’ın Ahdi,
Musa’nın Konuşması, Musa’nın Ölümü gibi) onların kanonik listesinde
yer almaktadır. Bununla birlikte tarihsel süreçte diğer Yahudi
gruplardan izole olmaları nedeniyle olsa gerek Mişna ve
Talmud gibi sözlü gelenekler, Falaşa’lar tarafından bilinmez ve burada
geçen hükümler uygulanmaz. İbranice bilmedikleri için ibadet
dili Ge’ez’dir.
İbadetlerde sadece haham (qes), başını örterken, diğerleri örtmez.
Ortodoks Yahudilik’te olduğu gibi kadın ve erkekler, genellikle
bir kulübe şeklinde olan sinagog’da ayrı otururlar. Ayrıca
ibadet esnasında Kudüs’e yönelirler.

FALAŞALARDA SOSYAL YAŞAM

Falaşa’lar, kendi dininden olmayan biriyle fiziki temastan uzak
durmuşlardır. Çünkü onlara göre dini açıdan kirli olan diğer inançlardan
biriyle fiziksel temasta bulunmak, kendilerinin de kirlenmesine
neden olmaktadır. Bu nedenle kazara veya mecburen böyle bir
temasta bulunulmuşsa eve girmeden önce beden ve elbiseler hemen
temizlenmelidir. Falaşa’ların genellikle su kenarlarına yakın yerlerde
oturmalarında bu husus önemli bir rol oynamış olabilir. Ancak
bununla beraber özellikle gençler arasında bu uygulama giderek zayıflamış ve Hıristiyanlarla yemek yiyenler dahi bulunmuştur. Bu
hususta yaşlılar gençlere nazaran çok daha sıkı bir şekilde buna uymaya
çalışmaktadırlar.

FALAŞA KÖYÜ


Genellikle tarım ve hayvancılıkla hayatlarını sürdüren Etiyopyalılar,
tarlada çalışırken, hayvanlarını otlatırken veya başka durumlarda
farklı inançlara sahip insanlarla birlikte iş yapmak zorunda kalabilirler. Bu durumda birbirine dokunmamak gibi bir uygulama işleri daha da zorlaştırmaktadır. Bu hususta her ne kadar kişinin din algısına bağlı olarak farklı tutumlar olsa da şu tür yorumlar yapılmıştır: Hıristiyanlarla injera, meyve, sebze ve kahve içebilirsin; ancak onlarla et yiyip onların kaplarında pişen bir şeyi yiyemezsin.


Şabat, Falaşa’ların da diğer Yahudiler gibi iş yapmadıkları bir
gündür. Bu nedenle bunun gündelik yaşamda farklı tezahürleri ortaya
çıkar. ‘Şabat sütü’ denilen bir uygulama da Hıristiyan ve Falaşa
arasındaki iletişime ilginç bir örnektir. Bilindiği üzere Falaşa’lar, diğer
Yahudilerde olduğu üzere Cumartesi (Şabat) günü bir iş yapamazlar.
Bunun içerisine süt sağmak da dâhildir. Dolayısıyla Hıristiyan bir komşusu olan Falaşa, Şabat günü süt sağamayacağı için kendi hayvanının sütünü bahsi geçen komşusunun sağmasına müsaade eder ve buna da Şabat sütü adı verilir.

Etiyopya’dan İsrail’e göç esnasında bir taraftan doğanın zorluklarının üstesinden gelmeye çalışılırken; öte yandan da dini kurallara uyma düşüncesi oldukça sıkıntılı durumları da peşinden getirmiştir. Bu hususta bir anısını anlatan Falaşa, şöyle demektedir;

Gece vaktiydi. Bir anda ateş açılmaya başlandı. Gece olduğu
için kimse etrafta ne olup bittiğini göremiyordu. Saldırganlar,
kess’in (haham) beyaz atını görmüş ve o yöne doğru ateş ediyordu.
At vuruldu ve yere düştü. Tabii ki kess’in eşyaları, o ata bağlanmıştı.
Eğer bu eşyaların bağlı olduğu ip, attan çözülmezse tüm eşyaları
murdar hale gelecekti. Kimse ateş altında ayağa kalkamazken, kess
kalktı ve bu ipi attan çözdü. Sabah olunca at ve diğer eşeklerin öldüğünü
gördük. Rehberimiz, hemen hareket etmemiz gerektiğini
söyledi. Fakat o gün Şabat olduğu için biz hareket etmeyi reddettik.
Rehber, hayati tehlikemiz olduğunu söylediği halde biz durmayı
yeğledik.

FALAŞALARDA CENAZE RİTÜELİ


Falaşa’ların hayatında önemli olan hususlardan biri de cenaze
merasimidir. Ölen kişinin cenaze merasimi, eğer büyük bir engel
yoksa aynı günde yapılır. Tora’ya sıkı sıkıya bağlı olan bu Yahudiler,
Sayılar Kitabı’nda geçtiği üzere cesede dokunan bir kişinin yedi
gün diğer insanlardan tamamen ayrılması ve ardından yedinci günün
arifesinde de suç takdimesi olarak sunulmuş ve yakılmış kızıl
bir buzağı külünün üstüne atılmasıyla temizleneceğine inanmaktadırlar.
Bu nedenle bir Falaşa’nın cesedinin taşınmasında Hıristiyan
komşular merkezi bir rol alırlar. Böylece cesedin taşınmasından mezarın
kazılmasına ve hatta cesedin mezarın içine konulmasına kadar
yardımda bulunurlar. Her ne kadar bir Falaşa da Hıristiyan komşusunun
veya dostunun cenaze törenine katılsa da tamamen pasif bir
rol oynar. Çünkü o, cesede dokunamaz, Hıristiyan mezarlığına giremez
ve onun gömülmesine de yardım edemez. Bu bağlamda bir
Falaşa ancak ağlamak gibi bir fonksiyon icra edebilir. Ölen kişi
eğer erkek ise sağ tarafına; kadın ise sol tarafına yatırılarak gömülür.
Ölen kişinin yakınları, yedi gün yas tuttuktan sonra tazkar ismi
verilen ve dördünde, yedisinde ve bir yıl geçtikten sonra özel anma
günleri düzenlerler. Bir kişinin öldüğünün akrabalara ve yakınlara
duyurulması çok önemlidir. Bu nedenle ilk önce en yakın akrabalara
ve diğer yakınlara duyurularak ölüm ilan edilmeye çalışılır. Çünkü
eğer bir akraba, ölüm haberini yabancı birinden alırsa, bunu kendine
yönelik bir hakaret olarak algılamaktadır.

PENTATÖK


FALAŞALARDA BAYRAMLAR

Pentatök’de ismi geçen bayramların dışında bir bayram kutlamazlar.
Bu nedenle Hanuka ve Purim, Falaşa’lar tarafından bayram
olarak kabul görmemektedir. Etiyopyalı Yahudilerin diğer Yahudilerden
farklı olarak kutladıkları önemli bayramlardan biri sigd’tir
(Mehlella da denilmektedir). Sigd, secde etmek anlamına gelir ve
Yom Kipur’dan 50 gün sonra k utlanılır. Bu bayram, Musa’nın
Sina’da Tora’yı alması ve Ezra’nın İkinci Tapınak döneminde tekrar
kutsal metinleri çıkartması anısına kutlanılır.
Musa’nın Tora’yı almak
için Sina Dağı’na çıkmasında olduğu gibi onlar da bu günde
yüksek bir dağa çıkarlar ve orada dua okurlar. Bu süre zarfında
oruçlu olup bir şey yiyip içmezler, dua esnasında secdeye kapanırlar
ve Kudüs’e geri dönmek için dua ederler. Ardından köye tekrar
gelirler ve bir festival havasında kurbanlar kesilir ve ziyafet çekilir.
Tarih bölümünde de anlatıldığı üzere Falaşa’ların birçoğu aliyalarla
İsrail’e getirilmiştir. İsrail’deki Falaşa’lar, bu günü hâlâ kutlamaktadırlar
ve bu günde Ağlama Duvarına gelip burada dualarını yerine
getirmektedirler. İsrail Parlamentosu (Knesset), 2008’de bu günü
milli bayram olarak tanımıştır.

SİGD KUTLAMALARI


Bilindiği üzere genel anlamda kurban söz konusu olduğunda
Yahudiler, bu ritüeli Tapınağa has kıldıkları için günümüzde Yahudiler
arasında kanlı kurban fenomeni uygulanmamaktadır. Ancak
bir önceki paragrafta da belirtildiği üzere Falaşa’lar, Yahudi takvimine
göre Nisan ayının 15’ine denk gelen Fısıh bayramında kurban
kesmeye devam etmişlerdir. Kurbana yönelik bu tutumları nedeniyle
onlar, diğer Yahudi gruplardan ayrılmaktadırlar.

FISIH BAYRAMI KUTLAMALARI


Yom Kipur ile ilgili uygulamaları, genel Yahudi çizgisinden biraz
farklıdır. Onlar bugünde yukarı-aşağı zıplar, sesler çıkararak ıslık
çalarlar ve dans ederler. Bu tür uygulamaların, günahlarını silip
atacaklarına inanırlar. Onların ayırıcı özelliklerinden biri de keşiş
(manakosat) ve keşişelere sahip olmalarıdır. Bunlar, günde yedi vakit
ibadet etmeleriyle, Etiyopya Kilisesi’ne bağlı rahiplere benzemektedirler.

YOM KİPUR KUTLAMALARI


FALAŞALARA GÖRE DİNİ HİYERARŞİ

Yahudilik dini hiyerarşisi içerisinde Falaşa’lar’a göre
keşişler, birinci sırada gelmektedir. Litürjinin oluşmasında büyük
role sahip olduğu düşünülen ve en önemli keşişlerden biri, XV. Yüzyılda
yaşamış ve önceden Hıristiyan iken Yahudiliğe geçmiş Abba
Sabra’dır. 1970’lere kadar devam ede gelen manastır hayatı (son
temsilciler olarak Abba Wedaja ve Abba Simon’un isimleri geçmektedir)
giderek yok olmuş ve keşişlerin rollerini, artık rahipler (Qessoch)
icra etmeye başlamıştır. Manastır ve keşişlik gibi bir
sistemlerinin olması da Falaşa’lar’ı günümüz Yahudilerden ayırmaktadır.


Ayrıca Falaşa’lar arasında günah çıkarma gibi bir uygulamanın olması da ilgi çekicidir. Bu tür bir pratik için bir haham çağrılır, ona günahlar itiraf edilir, o bu günahları bağışladığını söyler ve ardından ona para veya değerli bir ürün (hayvan, meyve vb.) verilir.


Etiyopya’daki Yahudilerle Hıristiyanlar arasında bazı teolojik
hususlarda farklılıklar ve anlaşmazlıklar vardır. Bunların başında
‘Orit (Tora) mi yoksa Wangel (Yeni Ahit) mi daha kutsaldır? İsa,
tanrı mıdır? İsa’yı kim haça gerdi?’ gibi sorular gelmektedir. Orit’in
doğrudan tanrıdan alınmış bir vahiy olduğuna inanan Falaşa’lar,
Wangel’in insan eliyle yazıldığını ve bozulduğunu belirtmektedirler.
İsa’nın tanrı olamayacağını Yeni Ahit’ten delillerle ispat etmeye
çalışırlar. Bu bağlamda onun, sadece bir insan ve babasının da
Yusuf olduğunu dile getirirler. İsa’nın haça gerilmesini Yahudilere
yükleyen pasajları öne çıkartan Hıristiyanlara karşı onlar da; ‘o sizin
tanrınız, bizler bir tanrıyı nasıl öldürebiliriz?’ şeklinde ironik bir cevapla
yanıtlamaya çalışırlar.

FALAŞA KADINI

FALAŞALARDA KADIN


Kadınlara ilişkin hususlarda da onların dikkat çekici uygulamaları
bulunmaktadır. Örneğin Levililer Kitabı’nda geçtiği üzere eğer bir kadın regl döneminde ise onun dokunduğu her şey kirli olacağından kadının 7 gün diğer kişilerden izole edilmiş bir durumda kalması gerekir. Bu nedenle kan evi (ye dam bet) denilen bir yere çekilen kadın, eşinden ve etrafındakilerden uzak durur. Bu kulübenin etrafına bir işaret olarak taşlar dizilir ve genellikle bunlar, yerleşim alanının dışında bulunurlar. Yedinci günün sonunda kadın bir nehirde yıkanır ve evine döner.

Yine Levililer Kitabı’na dayanarak eğer bir kadın erkek çocuk doğurursa 40 gün; kız çocuk doğurursa da 80 gün toplumdan uzak bir şekilde doğum evi (ye margam gogo) denilen kulübede kalır. Bu nedenle olsa gerek Etiyopya’da Falaşa’lara, attenkun yani ‘bana dokunma’ anlamında bir isimlendirme de yapılmaktadır. Bunun arkasında onların bu temizlik ile ilgili vurgu ve uygulamaları yatıyor olmalıdır. Ayrıca yukarıda açıklandığı üzere değişik operasyonlarla İsrail’e getirilen Falaşa’ların, seküler bir toplumda (İsrail) bu tür uygulamaları da sorun haline gelmiştir. Toplumdan uzak bir yerde kalma gibi bir uygulama, İsrail’de evin bir köşesine çekilme ve ayrı odada oturma gibi bir pratiğe dönüşmüştür.

FALAŞA KADINI


Kadınlara yönelik bahsi geçen uygulamalar, birçok Falaşa’nın
İsrail’e gelmesiyle birtakım değişikliklere uğramak zorunda kalır.
Yukarıda belirtildiği üzere Etiyopya’da olduğu gibi regl dönemindeki
kadın artık yerleşim alanının dışında bir yere gitmeyip dairenin
bir odasında kalmaktadır. Ayrıca Etiyopya’dayken buluğ çağına
eren kızın hemen evlendirilmesi söz konusu iken İsrail’de 17 yaşından
küçüklerin evlendirilmesinin yasal olmaması nedeniyle bu uygulama
da artık işlememektedir.

FALAŞALARDA SÜNNET


Yahudilerin diğer mezheplerinde olduğu üzere Falaşa’lar açısından
da sünnet önemli bir ritüeldir. Erkek çocuklar, doğumunun
ardından sekizinci günde annesinin bulunduğu ya margam gogo’da
sünnet edilir. Sünnet işini yerine getirecek haham, kirlenmemek için
kulübeden belirli bir uzaklıkta durup kulübeye dokunmaz. İbrahim
ve diğer ataların sünnet olduğuna dair pasajlar ile On Emir okunduktan
sonra kadına dokunmadan sünnet yerine getirilir. Böylece
tamamlanan sünnetin kutlanması, ancak kadın 40 günlük kirlilik süresini
bitirdikten sonra yapılır. İsrail’de sünnet, tam bir kutlama
şeklinde icra edilirken; Etiyopya’da bu ritüel, toplumdan izole edilmiş
margam gogo’da yapılır. Bu nedenle İsrail’e gelen Falaşa’lar,
brit mila’nın sinagog’ta yapılmasına karşı çıkmış ve bu hususta anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Çünkü sünnet aşamasındaki çocuk, kirli
kabul edilip böyle bir kişinin sinagog’a nasıl getirildiği üzerinde tartışmalar yaşanmıştır.


Hayvan boğazlama ile ilgili hususlarda da sıkı sıkıya Tora’ya
bağlı olan Falaşa’lar, diğer Yahudilerde olduğu üzere öncelikle hayvanın
kesimi için çok keskin bıçak kullanırlar. Kesimden sonra kanın
akması için hayvanı ağaca asarlar. Bu hususları, Etiyopya
Hıristiyanları garipsemektedirler.

İBADETHANE

Masgid ismini verdikleri sinagog, Etiyopya’daki Falaşa’ların
köylerinin tepe noktasında bulunmaktadır. Genellikle yuvarlak biçimde
yapılan Masgidler, üç bölüme ayrılır. Kutsalın kutsalı olarak
kabul edilen en içteki bölmeye sadece başhahamlar girer ve burada
Orit ve diğer kutsal eşyalar bulunur. İkinci bölme de kendi arasında
üçe ayrılır ve güney tarafta kadınlar, batı tarafta debtara denilen rahip
yardımcıları ve kuzeyde de erkekler ibadetlerini yerine getirir.
Üçüncü bölme ise altarı da içine alacak şekilde tüm sinagogu çevreleyen
bir bölmedir.


Sonuç;


Etiyopya, Animizmden Yahudiliğe, Hıristiyanlıktan İslam’a kadar
birçok dini geleneği kendi içinde barındıran önemli yerlerden biridir.
Etiyopya’da kişinin en temelde hissettiği izlenim, sanki her şeyin fanus
içinde dış etkilerden uzak bir şekilde korunduğudur. Bu hususta
Yahudilik de ‘en saf’ haliyle burada rahatlıkla görülebilmektedir.
Birtakım dini ve siyasi amaçlar bağlamında farklı kökenlere dayandırılmaya çalışılan Falaşa’lara, değişik dönemlerde, toplum içindeki
algılanmalarına binaen farklı isimler verilmiştir. Bu bağlamda
kayla, buda, Beta İsrail vb. terimler, onların Etiyopya’da nasıl algılandıklarına dair önemli işaretler taşımaktadır. Tarihi süreç içinde
sürekli sürgün ile karşı karşıya kalan Yahudilerin akıbetini, Falaşa’lar
da çok derinden yaşamış ve Etiyopya içinde de sürekli bir
yerden bir yere göç etmek zorunda kalmışlardır.
Farklı operasyonlarla İsrail’e getirilen Falaşa’lar, bir taraftan
büyük bir mutluluk duyarken öte yandan hem kültürel hem de dinî
şok yaşamışlardır. İlk başta kendilerinin Yahudi olup olmadığı ile
ilgili tartışmaların yapıldığını görmeleri üzerine büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Falaşa’lar, aynı zamanda İsrail’deki modern hayatın
zorunlulukları ile inançları arasında bir uzlaştırma yapmakta da
zorlanmışlardır.


Kutsal Kitaba sıkı sıkıya bağlı olan Etiyopyalı Yahudiler, Kutsal
Kitap sonrası oluşan Talmud ve Mişna gibi sözlü geleneklerden habersizdirler.
Bu nedenle de dinin yaşanması hususunda diğer Yahudi
gruplardan farklı uygulamalara sahiptirler. Manastır hayatı,
günah itirafı ve kurban geleneğinin devam etmesi, bu hususta öne
çıkan örneklerdir.

Yine Hanuka ve Purim gibi bayramlar, Kutsal Kitabın
yazımından sonra ortaya çıktığı için Falaşa’lar tarafından bilinmezler.


Kendi dininden olmayan biriyle oturup kalkmanın yasak olduğu
şeklindeki uygulamayı, Falaşa’lar o kadar ileri götürmüşlerdir
ki onlara attenkun yani ‘bana dokunma’ şeklinde bir isim verilmiştir.
Yine kadının regl durumu ve çocuk doğurması sonrası uygulamaları
da oldukça ilgi çekicidir.

NOT: **Falaşalar ile ilgili bu değerli yazıyı Dursun Ali Aykıt bey yaptığı araştırmalar sonucunda bizlere kazandırmış. Yazıda kullandığım fotoğraflar için de açık kaynaklardan yararlandım.

**Falaşalar veya Etiyopya Yahudileri
Dursun Ali AYKIT∗
Falashas or Ethiopian Jews ( 2014 )


İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*